Sanat Üzerine Duyuşlar

Aşkın Kaleleri -leyl-

24/10/2009 ·


Aşk bir kez daha ağarmada
Bütün kapıları açık dursa da karanlığın
Gönlümüzden uzak mı kılacağız seni
Ey baharlar başlangıcı
Aşkın atlasında tutuyoruz adını

Bâd-ı saba kuşatması altında
Güz inerken yürek kıyılarına
Geri çevirme bizi kapından
Nedametler dolaşır ayaklarımıza

Söz süvarilerimizin yenilgisiyle
Şavksız kaldı sesimiz
Seni anmak güçleştikçe
Gam ile dolar gecelerimiz
Tutuşur dudağımızda leylî şarkılar

Yedi iklim sızılarıyla
Nasıl açık duruyorsak aşka
Bayraklaşan alınyazılarıyla
Başımız gökte duracak
Alnımız dalga dalga

Duygu peteğinden süzülse
Sevda hevesimiz
Dağılsa gönlün mahzenine
Dağılsa ve gün ortasında

Hüzünler alsa yürüse
Duygu sağanağıyla
Yürüse bir şehri kuşatırcasına
Acılara alışan yüreğimiz
Adını anınca gözlere hücum eden yaşlarla
Ne yapabilir
Sana yeni naatlar sunmaktan başka

Nazarlık değil bu iç geçirmeler
Derviş esrikliğiyle güller dağıtan
Buruk haziran öğlesinde
Peşine düştük acıların
Yaklaşan sızının rıhtımına

Iztırabın dev yelkenlileri
Zafer talebi yok yolunda
Yenilince de muzaffer gönül
Her daim aşk kazansın diye
Sürmeli gözlerle âşıklar
Acı oymaklarında kan kalelerinde
Gözyaşı siperlerinde
Göğüsler ne varsa
Bekler kabul mevsimlerini

Aşk ile örelim çevreni
Sen razı ol ey aşkın sultanı

Yorum (1) Yorum yaz!

Yazmanın Rotası

7/5/2007 ·

Şimşeği çaktıran söz şu oldu: “Acıtasyon”! Eylemimizin adı bu muydu? Kalemi sırdaş olarak görmek, kimseyle paylaşılamayan dertleri kalemle bölüşmek... Yazar olma ayrıcalığı ve buna bağlı sayılan kisveler; sessizlik, “sükût sureti”, uzaklara bakış, dalgınlık… Bu ayrıcalıklar ve kisveler, bizi diğer insanlardan ayıran ve kalem erbabı kılan unsurlar. Ne var ki bunların yanında ya da gerisinde duran çehre, acıları üleştirmenin melankolik yüzüdür. O halde paylaşımdan kastımız acılarımız mı? Yazdıklarımızı, acılarımızı göstermek için mi yazıyoruz? Elbette, görünür olmak isteyen duygularımızın önde geleni onlar. Öyle ki acılarımız şiddetlendiğinde yazmayı bir merhem gibi aramamız yazarlığımızın gereği. Acı olmasa, yazmaya bu kadar gereksinim duyacak mıydık acaba?

 

Yazma serüveni, zannımca bütün yazarlarda olduğu gibi, yüklü bir hüzünle kalemi ele almakla başlar. Bir kalem ve bir parça kâğıt parçası, o an görünmeyen yüzümüzü açığa çıkaracak yegâne nesnedir. Ne ki bu hal, aynı zamanda bizi toplumsal hayattan açığa alacak bir girişimdir de. “Anlarsa halimi bir onlar anlar” edasıyla tek dostumuz, kalemle kâğıt olur. Yorgan diye taşıdığımız yalnızlığımıza kâğıdı da döşek yaparız ve kaleme sarılıp yatarız. Kimsenin bizi anlayamayacağını ya da kendimizi kimseye anlatamayacağımızı düşündüğümüz anlardır, bu zamanlar. Diğer insanlara yabancı, kendimize düşman olduğumuz da olur. Kaçınılmaz olarak artık yazacaklarımız; derttir, hüzündür, gamdır, kederdir, tasadır, endişedir… Öyle ki çok fazla yazdığımız zamanlar, en acılı olduğumuz anlara rastlar.

 

Öğrencilik yıllarında dolup taşan defterler vardır. Kimisi günlük, kimisi hayatı tanımaya ve anlamlandırmaya yönelik denemelerdir bunlar. Günlük ya da deneme fark etmiyordu benim açımdan. Bu yazma eylemlerinde acı, mutlaka gelip bir ucundan tutardı yazının. Hele şiirler, hüzne ve kedere bulaşmadan gözlerini bile açamazlardı. Bir eleştiri, bir kitap özeti bile üzüntülü bir yan bulurdu mutlaka kendisine.  Ve birden bire söylenen her söz, zamanın karşısında, ölümcül bir çığlık olarak acılarla baş başa kalıverirdi. Benim cepheden bakıldığı zaman o defterlerin yerlerinde yeller esiyor şimdi. Okurken acımız fazlaydı artık azaldı demek zor, lakin göstergeler değişti. Okurken sadece yazılı ifade edebildiğimiz acı gösterme eylemini, şimdilerde başka yönler de kazandı. Bunun yanında “acıyı yazılı ifade etmek için gerekli olan zaman, öğrencilik yıllarında yeteri kadar mevcuttu” da denilebilir.

 

“Acı gösterme eylemi”, yakın anlamı münasebetiyle “acıtasyon” diyelim, yazmanın yönünü belirginleştiriyor. Yazmak için kuşandığımız kalem, kılıçtan keskindir. Gördüğümüz, duyduğumuz o kadar çok şey var ki bunları göstermek hem imkânsız, hem yakışıksız. Her duygumuzu paylaşma gibi bir “alçakgönüllülüğümüz” de olamaz zaten! Her duygu ve düşünceyi paylaşmak, gerçekten büyük bir alçakgönüllülük, hatta gönülsüzlük! Ne ki ne yazılırsa yazılsın; kalemin keskinliği önce acıyı doğuracak, sonra da yazılanları bir şekilde acıya beleyecektir.

 

Acıyı görüntülemek niye? Bu soruyu gözyaşlarına meftun olan birine sormak, uygunsuz olacak elbette. Ne ki sorulursa söylenecekler bellidir zaten: Gözyaşı medeniyetimiz, söyleyeceğimiz bir buruk cümleyle daha da büyüyecek. Hüzünler harmanı yüreğimiz, bir acı sözle daha tanışacak ve içten içe bir gam dalgasıyla yeniden sarsılacak. Ruhumuz, beden kafesinde acıyla titreyip kendine gelecek, özgürlüğü için yeniden kederle çırpınacaktır! Bu kadar sebep yetmez mi acı gösterme eylemine? Sonra ne kadar şair varsa ve şiirsiz nefes almayan yazar, hüzünden başka neyi yakıştırabilir kendine? Yalnızlığı niçin paylaşamıyoruz? Niçin kuşkulu gözlerle ürkek bakıyoruz ölüme?

Yorum (0) Yorum yaz!

Erdemin Yazı(k)lanması

7/5/2007 ·

Yaşamak, işgal ettiği ömrü, bütün sıradanlığı ile yönlendirmeye devam ederken kendini unutan insan oynadığım oyunlara kapılır. Sıradanlık, nihayetinde zaman doldurma etkinliğinin diğer adıdır. Bütün soylu erdemlerini askıya alan ruh, basit uğraşlarla tatminkâr olma yoluna gitmiştir.

 

Hayatı dinginleştiren erdemldir. Ruh kendine bir hedef seçer ve yürüyüşe kalkarsa soylu yanı görülür. Yola düşen güneşten nasibini alır, dolunaya da eş olur. Evvel zamanda yola özenenler ve yola düşene imrenenler vardı… Lakin kişioğlu, her türlü erdemi kucaklamakta haytalaştı. Ne o ne bu! Bütün erdemlere sırt çevirip kendi kabuğunu sonradan görme bir iştahla izleme başladı, bu tembelliğin karşılanmasıydı! Bu hal içerisine düşen kişi, kendini çok nadir bulur ve duyar.

 

Sıradanlığın en tehlikelisi böbürlenmedir. Böbürlenme, ruha bulaştı mı, iflah olmaz artık. Bu duygunun dürtüsüyle kişi, aynalara aldanır. Kendini ışığın aynaya bahşettiği suretle özdeşleşir. O görüngünün yörüngesine girer. En koyu kıvamıyla böbürlenme dolduruverir gönlü. Hod perestlik hastalığı yakaları kavrar. Bu hastalık, bünyeden kolay atılmaz, sürekli nükseder. Bir şey yapmak yerine yapılanları beğenmemek, kendimi boşa alma ve araziye uyma gayreti içerisine girmek, bu yollu çabalara kalkışmak; korkunç derecede ileri bir safhada olmaktır. “Ben onun yerinde olsam…” tiratlarıyla başlayan nutuklar atalır yer yer.  Elbette kimsenin kendi yerinde olmaması için de hiçbir şey yapılmaz.

 

Okuma eylemini yavaşlatma, bütün ayıplamalara rağmen varıp alelade bir hayata sarılma; asaletini yitirmiş soyluluğu da sızlatır. Cezaevi sayılacak bu kulvarda, müebbet bir tutuklu olmak ne dayanılmaz acı. Bu, hayallere yıldızkıran, ümitlere dalgakıran olsa da! Tembellik nöbeti, dünya boşluğu… “Ne sözün ne de gözün ehemmiyeti var” gibi kafiyeli özlü söz bile söylenebilir ruh haytalaşınca. Öte yandan ruh, bu durumu rindanelik kefesine ekleme çabası içine girerse; değme keyfine dünyanın…

 

Yarın, eskisi kadar güvenli değil. Özellikle söz bırakmak için, hiçbir güvenlik önlemi yok. Yarının insanına, bugününküne olduğu gibi, söylenecek ne olabilir bu karmaşada? Yazmak, yaşamanın gerisinden geldiği günden beri kan kaybında… O kadar çok bilgi, o kadar çok kitap hayatın gerisinde ki yazdıklarına pişman olmamak için kişi kendi yazısını tekrar tekrar okumalı...

 

Bu kadar çok bilgiyi aktarma isteği, alacaklı bulamama korkusuyla karşı karşıya gelmiştir. Kişioğlunun ruhu, haytalığı erdem gibi karşıladığı sürece hod perestlikten kurtulamayacak, sıradanlık, silikleştirdiği suretleri kitleleştirmekten öteye götüremeyecektir. Şükür ki kurtuluş yine, okuma ve yazmanın kıyısında bizleri beklemekte.

Yorum (0) Yorum yaz!

SANAL ÂLEMLERİN ATLISI

14/1/2007 ·

Atlaslar kapatamayacak yazı tahtamızı, çünkü yazı tahtamız duvar oldu. Tepegöz, Dedem Korkut’a geri döndü. Projeksiyonların yansıttığı bilgisayar ekranları, hepsinin önüne geçti.

Teknoloji ilerledikçe yazacaklarımız o kadar çok artıyor ki mazi içinden çıkılmaz bir düşler yatağına dönüşüyor. Otuza yaklaşan şu kısa ömrümün anılar defterinde o kadar çok tedavülden kalkmış eşya var ki saymakla ya da yazmakla baş edebilir miyim, bilmem.

Bakışlarımızı geriye çevirdiğimiz an bunları düşünürken, ileriye çevirdiğimizde de düşünecek, anlamlandıracak, anlatacak o kadar çok yeni şey üretilmiş ki yazmaya vakit olmayacak. Fakat dağılan sürüleri toplayan bir atlı çoban gibi bir ileri, bir geri koşturarak bütün bunları toplamak ve yazar olma sorumluluğunun hakkını vermek gerek.

Zamanın bakırlığından olsa gerek birçok işe güç yetiremez olduk. Okuma işi, kitap yayımından daha yavaş kaldığından yeni çıkan eserleri okuyamaz hale geldik. Kitapevleri içimdeki Cengiz Han coşkusunu körüklüyorlar. Kitapevlerinde yeni çıkan o kadar çok kitaba bakarken ciddi ciddi bazen yeni bir Cengiz Han olmalı; okuyamadığım, alamadığım ve ulaşamadığım bütün kitapları yakmalı diye düşünüyorum. Bu, nihayetinde, olmayacak bir durum değil. Ya Internet ağı ile elektronik yayınlara ne demeli? Bunları nasıl yakmalı? Nasıl okumalı bunca kitabı?

“Ne yaparsan o kârdır” kaidesi ne kadar hoş, değil mi? İçinden çıkılmaz durumların yol göstericisi bu sözdür. Çaresizliğin Hızır’ıdır. Bu söz, bizim imdadımıza da yetişti. Bu kadar çok gelişmeyi takip için, teknolojiyi kullanmak için, yayınlara ulaşmak için bu sözü söylememiz kâfi. Evet, elektronik ortamlarda da yayınlanan yayınlar için bunu düşünelim. Okumak için sanal âlemlerin atlısı olalım. Koşalım, o siteden o siteye! Yorulunca mola verelim kitaplarda. Kâğıt üzerindeki yazılara dokunarak okuyalım harıl harıl. Boş durmayalım sonra yeniden o siteden o siteye…

Tuşlarla füzelerin yollandığı bir çağda; tuşlarla söz kalkanı kurulmalı, tuşlarla duygu, bilgi kuşanılmalı, tuşlarla rayihalar sunulmalı, tuşlarla vurulmalı ölü yürekler elektronik şoklar ve tuşlarla kurulmalı gönül siteleri. “Sözlerine baş eğip diz çöktüm ki ‘ellerim yumruk dizlerimin arasında (tam üç yüz yıl) / etim etimin sızısını alsın diye’ bekledim. Ama şimdi ‘kalk çünkü sabahyıldızı / bir mızrak boyu yükseldi’ dendi. Niyetlendim ve kalktım.” Niyetlenip kalkalım biz de. Vakit Ramazan, Kitap fuarı da var! Bilgisayar ekranlarında yorulan gözlerimizi kitabın engin sayfalarında dinlendirelim.

"Beyaz haberlerim için toplanın kardeşlerim" nidasıyla saf tutalım. Gelişmeleri okuyarak izleyelim. İçinden çıkmaz gibi gözükse de bu çağ bizim. Çağımızı yakalayalım, hızımızı arttıralım ve sözümüzü yine Cahit Zarifoğlu'ndan aldığım dizelerle bitirelim:

“Senin adınla…

 Senin izninle…

 Dostluk olup...

Geçer sözümüz"

 

Yorum (1) Yorum yaz!

Kısa Biyografi

11/1/2007 ·

 

Ahmet DOĞRU

 

1975 Kahramanmaraş / Pazarcık doğumlu. İlk ve ortaöğrenimini memleketi Osmaniye’de tamamladı. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Öğretmenliği bölümünden 1998 yılında mezun oldu.

Öğretmenliğe de memleketi Osmaniye’de başladı. Halen Osmaniye Anadolu Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyat Öğretmenliği görevini sürdürmektedir.

Şiirle edebiyata başladı. Ay Adası adlı bir şiir kitabı yayınlandı. Sonra uzayda kayıplara karıştı. Oysa kimseye karışmamaya titizlik gösteren bir yanı vardı. Uzun bir süredir yazmamaya devam ediyor.

 

 

Yorum (2) Yorum yaz!